20 Nisan 2012 Cuma

EVREN SÖYLER

               Kime ve neye ait olduğunu bilmedikleri bir sesin içlerindeki rapsodisiyle yaşar bazıları. Onların gözlerinin önünde başka bir dünya vardır. Gökyüzü başka, güneş başka, ay, yıldızlar, ağaçlar ve deniz bambaşka… Kimsenin duymadığı bir müziğin melodisiyle dolar içleri… O yüzden başka yoldan yürürler. O yüzden bildiklerini anlatamazlar. Ben de onlardan biriyim.
                Dünya diye gördüğüm sensin sevgili! Gökyüzüne başımı kaldırır kaldırmaz yanağımı okşayan senin hiç görmediğim ellerin… Dalgalar kıyıya çarptığında ufuk noktasına bakıp aynı şeyi gören gözlerinin hasreti yalnızlığım. Dalların rüzgarla dansına eşlik eden müzik içimdeki sesin. Hiç susmuyorsun. Kimsenin duyamayacağı bir dille durmaksızın “Kalabalık yalnızlıklardan ölüyorum” diye bağırıyorsun. Kendinden başkasını sevemiyorsun ve ben fırtınalı bir havada açık denizde dalgalarla boğuşuyor gibiyim. Boğuluyorum ve sesinden nefesine ulaşamıyorum. Sensizlik, hayatı yaşarken özlemekmiş gün geçtikçe daha iyi anlıyorum.
                Yağmurun altında uzanıyorum. “Damlalar ruhumu temizler mi” diye düşünüyorum. Bülbüllerden haber geliyor; “Dipleri tanımadan derinlere nasıl dalacaktın ki?”… Rüzgar hamağımı sallıyor, şaşırıyorum. Evrenin senin müziğini bana getirmesine şaşırıyorum.
                Hangi yüzyılda vermiştik bu sözü? Hayat hangi oyunuyla bizi ayrı düşürmüştü? Böylesine severken, böylesine inanırken nasıl oldu da yeniden bulamadık, buluşamadık? Soruyorum Tanrı’ya ama Tanrı hiç konuşmuyor. Onun bana söylediği tek şey var; “Yüreğinin sesini dinle çocuk”. Dinliyorum. Saatler dinledikçe seni fısıldıyorlar. Dokunamıyorum. Dünyanın baktığım tarafında tanıdık kimse yok; seni göremiyorum.
                Şimdi; tinselliğini yitirmiş bir zamanın, kayıp mevsimlerinden birinde, mantığıma inat sesini bana duyuran mucizeyi kovalıyorum. Onu kovaladıkça; Wendy oluyorum,  Peter Pan gelsin diye camları açık bırakıyorum. Onu duydukça; Alice oluyorum, Wonderland’dan çıkamıyorum. En çok Poseidon’dan dileniyorum. Yabasını vurur ve dünyanın altıyla üstünü karıştırır diye…
                Kimileri kendi masallarında kaybolurlar. Benim de bir masalım var işte. Gerçek olduğunu kanıtlamak için sihirli bir değnekle her gün bıkmadan usanmadan “Hokus Pokus” diye haykırdığım bir masalım var benim de. Gerçek diye bildiğim her şeyden daha gerçek olduğu için nefes aldırmayan bir rüya bu. Dünyanın en güzel rüyasını kabus yapan bir gerçeklik zamanında, mantığa inat düşlere inandıran bir tılsım bu.
                Bana inanın! Evrenden bir mesaj alırsanız, onu beklemek yüz yıl dahi sürse sırf onun tılsımından aldığınız güçle hayatta kalırsınız, hiç nefes alamasanız bile… Yalnız kalırsınız, sessiz kalırsınız ama hayat yaşamanız için elinden geleni yapar. Dünyanın bambaşka bir köşesinde; bir film senaryosu yazdırır birine; hatırlarsınız. Bir başka diyarda bir beste olur gelir kulağınıza uyanırsınız. Senaristler, yönetmenler, şairler, yazarlar size birilerinin daha aynı düşü gördüğünü ne yapar eder hatırlatırlar. O zaman anlarsınız; “Birileri bir yerlerde benzer bir dünyayı görüyor, duyuyor ya da hissediyor”. İşte siz bu yüzden ölmezsiniz. 

8 Mart 2012 Perşembe

BAŞÖRTÜNDEN KAN DAMLIYOR ÇOCUK!

“Neden bu ülkede doğdum” diye çok kez sordum kendi kendime. Bazen ellerimi havaya kaldırıp Allah’a yalvardım “bir sebep söyle” diye. Daha küçücük bir çocukken dini tanıdım bu ülkenin topraklarında. Pek çoğunuz gibi annemden babamdan öğrendiklerimle de kalmadı bu tanışma.  Arka sokakta yakılan insanlarla başladı. Başka bir şehirde mezhep kavgalarıyla devam etti. Bütün çocukluğum dinin insanları yakmak, insanlara zulmetmek olmadığına inanmaya çalışarak geçti.
                Şimdi, basit bir olayla, küçük bir sınıfta, boğazda ufak bir yerleşim yerinde yaralarımı deşti bir çocuk. Öyle bir deşti ki küfretmek istedim. Ağza alınmaz kelimeler söylemek istedim. Çünkü içimden nefret geçti ve kabuk bağlamış yaramdan kanlar fışkırmaya başladı. Şimdi yüreğimin kilitli yerinin kilidi açılıp düştü yere. Yeniden aynı acıyı hissediyor içimdeki çocuk. “Anne!” diye bağırıyor; “Anne Müslümanlar insan öldüren katiller mi?” İşte o çocuk hatırladı ve geleceğinden korktu.
                Yeniden çocuk olduğum, güldüğüm, eğlendiğim, öğrendiğim bir kurs sınıfında ananemin, babaannemin de taktığı başörtünün ismi geçen bir espri yaptım. Gözümde emekçi kadın dendiğinde başörtülü bir pamuk işçisi, bir TEKEL işçisi, bir temizlikçi, bir nine, Karadeniz’de fındık tarlasında sırtında çuvalıyla bir nine canlanırdı. Bugün yeniden o başörtüye kan sıçrattılar. Başörtünün gözümdeki anısına, töresine, resmine ateş yaktılar! Bugün tamamen haklı olduğum ve herkesin bunu bilip savunduğu bir olayda içimdeki çocuğa yeniden çığlık attırdılar.  Kimse görmedi o çocuğu. Kimse başını iki elinin arasına almış “Müslümanlar insan yakıyor” diye bağıran o çaresiz çocuğu görmedi. Hiç kimse mezhebini söyledi diye 50 kişilik sınıfta tek başına kalan o çocuğun gözyaşlarını görmedi. Hiç kimse bu kocaman halimle neden korktuğumu görmedi. Neyin beni çileden çıkarttığını da içimde kalbimi yumruklayan çocuğun yüzünü de görmedi hiç kimse.
                Dünya Kadınlar Günü bugün. Arkadaşın ödevi varmış. Resim çekeyim diyordu. Ben de “Başörtülü bir arkadaşın eşarbını alıp içerden de bir yer bezi alıp ateş önünde emekçi kadını canlandıralım. Çek” diyerek espri yaptım. Gülüştük. 15 dakika sonra başörtülü arkadaşımızın imam babası başörtüsünü paspas yapan kıza dava açmak için kursu bastı. Onca aydır beraber aynı sınıfı paylaştığı bana “Ne demek istedin sen?” diyecek gücü olmayan arkadaş imam babasıyla taarruza geçti. Gözümde yeniden canlandı o cübbeli adamların “Vurun Kahpeye” diye bağıran canilerin hayali.
                Korktum sandılar. Korkmadım. Ben bu ülkenin adaleti böyle kişisel çıkar için işliyorsa zaten ölmeye bile razıyım. Zaten ülkem değil mi elimden mutluluğumu çalan? Zaten bu siyaset, bu oyunlar değil mi elimden çocukluğumu çalan? Bugün o başörtülü genç kız bilmeden benim canımdan çok sevdiğim başörtülü dostlarımla arama görünmez bir duvar geçirdi. Bilmeden bugün ülkenin kanayan yarasını önüme halı misali serdi. Ben bugün hatırladım ve bilir misiniz hatırlamakla başlar her şey. Çünkü bir kere hatırladın mı bir daha asla unutamazsın! Şimdi “Allah Allah” diye bağırıyor beynimin içinde otel yakmaya giden provakatörler! Bense benim gökyüzü gibi görkemli Tanrıma sesleniyorum “O kanlı başörtü senin mi? Lütfen bana yalan olduğunu söyle” diye.
                                                                                                              08.03.2012 /23:50 

Not: Resimdeki kadın benim bildiğim emekçi kadındır. Annanedir, babanedir, topraktır, Türkiye'dir. 

23 Şubat 2012 Perşembe

DOSTA SESLENİŞ

                Ey Dost! Bana dert anlatma! Anlatma dinleyemem, dinlesem bile anlayamam. Zehirli hançerle bin defa deşilmiş bir yürek bendeki… Ben, senin acından anlamam… Senin kara kaplı bıçak sandığını ben gül bilirim. Anlamam günlük yaşantıların sıradan sıkıntılarından. Ben,  ihaneti tanırım, yalanı tanırım, heyecanın en şiddetlisini ve tutkunun zehirli bir yılan gibi sokmasını tanırım… Aşkın sıradan bir hikaye değil unutulmaz bir şiir olduğunu bilirim ben.
                Ey Dost! Bilir misin sen kadim uygarlıkların sırlı sevdalarını? Bilir misin büyülü bir zamanda geçmişin gözlerini görmeyi? Sevdayı bilir misin gerçekten? Çektiğin acı sevdadan mıdır alışkanlıktan mı bilir misin? Bildiğini sanırsın… Çünkü yalnızlıkta tanışılır sevgiliyle. Yalnızken seversin en çok onu. Önce gözlerini görmelisin seni boğan kalabalıkların ardında. Sonra gülüşü yapışmalı yakana ve uykundan çalmalı dudaklarındaki sır. Sözleri bir efsane gibi düşmeli aklına ve başka kimseye benzememeli. En çok da bu yüzden sevdanın acısı bile susmalı. Sen hiç sustun mu dost? Susup da acını içine gömdün mü? Başkalarına anlattığın ve onların anlayıp da yorumladığı değildir aşk. Aşk,  kimsenin bilmediği bir sihir gibi saklı olandır. Onun ne olduğunu öğrenmek için kitaplar eskitmelisin. Onun nerede olduğunu bulmak için karanlıkları aydınlatan geçitler aramalısın. Onun yokluğunda konuşulan her söz anlamsız olmalı ve sırf hiç kimse onun gibi konuşup da büyüleyemiyor seni diye susmalısın bir süre. Gerçek aşkı eskitecek çiviler yoktur ve sen önce ruhunda onun bir parçasıyla öleceğini bilerek ve hazmederek çıkmalısın yola. Sonra da hırslardan arınarak tekrar tekrar sevmelisin onu. Söylesene dost! Bu muydu ağladığın? Bu muydu vazgeçemediğin? Vazgeçemediğin her şey özverindir, vazgeçtiğin her şey sevgindir aslında. Sevgiden vazgeçilir çünkü o karşılıksızdır. Özveriden vazgeçilmez çünkü o beklentilerin adına yaptığındır. Sevginin ardında beklentisizlik, özverinin altında hırs yatar. İşte ben bu yüzden hiç özveri vermedim kimseye. Sadece mutlu hissettiğimi yaptım. Çünkü biliyordum ki aşk bir büyüydü. Varsa hep buradaydı. Yoksa da onla yaşamayı öğrenmek lazımdı.
En çok da ne zaman tanırsın kalbini biliyor musun? Aşka alışıp da onunla yaşamayı bildiğin vakit. Çünkü aşk o zaman aşktır ve bir aitlik gerektirmez. Aşk sen olursun. Aşık olunan da ayna. İşte o zaman sen okuduğun tüm kitapları anlamış, bildiğin sırları çözme aşamasına gelmiş olursun. Ama bunu senden bekleyemem değil mi? İşte o yüzden dinlemiyorum çoğu zaman…  Çünkü biliyorum bunun bir adım sonrasını. Dünyanın sihirli yanını göremeyenler her zaman bir başka sıradanlığa kapılıp onun hırsını, alışkanlığını, anılarını… aşk sanıp ağlayacaklar. Oysa ki aşk geldi mi onu herkes görür, saklayamazsın! Gittiğinde de konuşarak ondan kaçamazsın…  
                                                                              24.02.2012 / 01.12

23 Ocak 2012 Pazartesi

BİR DE SİZ DENEYİN

Yazmalıydım. Ama nereden ve nasıl başlayacaktım? Kimi nerede ve nasıl anlatacaktım? Yada neyi? Aşkı yaz diyorlar bana! Doğru ya en iyi bildiğimi sandığım şey. Karşılıksızın her türlüsünü anlatabilirim sanırım. Günahlarını, borçlarını, yıkımlarını, rüyalarını… Yazabilirim sanırım… Şu anda benliğimde hissedemesem de yazabilirim… Ama ben yinede başkalarına veriyorum ilk anlatıları. Belki de benimle yaşayan başkalarına. 

    Bunları yazan ben değilim, o küçük altın kalpli kız. Ne mi diyor? Aşk vücudunun en tenha yerine kadar titremesidir. Saklambaç oynarken ebe olmaktır. Saklananları bulmak kadar heyecanlı. Ama hep biri bulunamadan annem eve çağırır.” Geç oldu artık kızım hadi yat uyu”. Yarın nerde saklandığını sorduğumda hiç söylemez bulamadığım. Ama yinede ben arkadaşlarım ve oyunlarımız olmadan yaşayamam ki! Bazen pikniğe gideriz ufak bir dere geçer ormanın içinden.Akarken üzüntülerimi de alacağını hissederim.Hiç tanıyamadığım doğaya bakar onun kadar sade olabilmeyi dilerim. Kuşlar daha bir farklı görünür gözüme acaba derim var mıdır onlarında bir bekleyenleri? Ben büyüdüm diye bağırmak isterim ama kimseye söylemesem de hep bilirim hala çocuğum…

    Böyle anlattı o küçük kız aşkı bana. Seneler sonra yeniden sordum. Saklambaç oynamıyordu artık. Piknikleri de sevmezmiş. Nedir dedim aşk? Cevap verdi;

     Aşk soluksuz yaşamaktır. Oksijene bu kadar ihtiyaç duyarken yokluğunu neden bu kadar özlediğimi hala anlayamadım. Karadenize benzetirim aşkı. Çok sevdiğim kayalıklara oturur ve böyle heybetli ve güçlü bir şeyin de nasıl yenilebildiğini düşünürüm. Nasıl olabilirde istediğini öldürüp istediğini beslerken bu kadar direnebilir kayalıklara? Yada her gün içindeki hırsı vururken kayalıklara bir gün nasıl sarılabilir gördüğümü bile bile. Aşkın en büyüğü deniz,kayalıklar ve dolunay üçlemesindedir. Tam bu dünyaya ait. Deniz aşıkken kayalıklara onlar yaşlarının verdiği olgunlukla kapamışlardır yüreklerini… Asırlardır her ikisi de mücadelesine devam eder. Biri sevmeyeceğim derken diğeri hep sevmelisin sende benim gibi der. Oysa mağrur ve yalnız dolunayı kimse görmez. Neden arada saklanıp durduğunu ve geldiği zaman nasıl da denizi kandırabildiğini kimse görmez. Dolunay en içli aşıktır tanıdığım.Asırlardır denizi sevdiği halde onu hep tam kavuşacakken kaybeder. Çünkü anlatamamıştır ona kayalıkların kalbi olmadığını… Kalbin güç demek olmadığını. Anlatamamıştır ona bu kadar parlak ve güçlü görünürken nasıl da yapayalnız olduğunu ve yedirememiştir gururuna sana ihtiyacım var demeyi. İşte bu yüzden yıllardır asi deniz asiliğiyle kapadığı güçsüzlüğünü kayalıklarda ve mağrur dolunay parlaklığıyla kapadığı yalnızlığını hep kalabalık sandığı denizde arar. Kayalıklar mı? Onlar hiçbir şeyin farkında değildir çünkü güçlü olmanın getirisi hep yalnız olmaktır sevmeyi çoktan unutmuşlardır.

     İnsan her gün yeni bir şeyler öğrenir ve hep büyümesine devam eder. Ama yinede bence büyüdüler o küçük kız ve o genç kız. Hazır hepsi hala içimdeyken soruyorum kendime nedir aşk?

    Evet hala soluksuz kalmayı özlüyorum ama kalabilecek kadar çocuk değilim. Hala karadenizin ruhum olduğuna inanıyorum ama belki de dolunay olmaya başladım.Çünkü bu asiliği yaratabilecek kadar toy değilim. Karşılıksıza direnebilecek kadar umutlu da değilim Belki o kadar zamanım yoktur ne dersiniz? Tek dileğim kayalıklara benzememek bu kadar gücü istemiyorum. Onların aşkını rüyalarımda bıraktım bakalım gerçeklere.

    Aşk sevmediğin ama yapman gereken sorumluluklarını yerine getirebilmen için sana adanmış manevi bir güç… Umutlarını yitirmemeni anımsatan ufak bir mutluluk dalgası ve gözlerinde kaybolabildiğin biriyle aynı yolda elele yürüyebilmektir. Düşen bir çocuğu koşup kaldıracak kadar duyarlı olabilmek ve yaşlandım diye ağlayan bir teyzeye hala güzel görünebildiğini söyleyebilmektir. Sokaklarda nedensiz yere bağırabilmek.Bir günlüğüne de olsa çocuk olup isyan edebilmektir. Tadını bilmediğin yemekleri yiyebilmek,hiç görmediğin ülkelere gidebilmektir. Zaman alışkanlıklarıyla geliyor ve bizi bırakın evimiz önümüzde duran selvi ağacı için bile yerimizde kalma dürtüsüyle doldurabiliyor. Bir günlüğüne de olsa vazgeçebiliyorsam alışkanlıklarımdan,gidebiliyorsam daha önce sevmediğim bir sokağa ve bırakabiliyorsam kendimi derin uykulara aşığım demektir… Ama en önemlisi korkuyorsam kaybetmekten çocukluğuma yakınım ve hala büyümemişim demektir. Hangisi doğrusu ben hala bulamadım Bir de siz deneyin…
                                                                                                   (29.10.03-00:31)

NOT : Çok eskiden yazdığım, ilk kez bir yerlerde yayınlanan ve sonralarda devam ettiğim bir yazım...

11 Aralık 2011 Pazar

YALNIZLARIN RESİMLERİ

          









Yalnızlar başka şarkılar söylerler. Onların melodilerinde özlem vardır. Ateşinde düşler yanar, dumanından hüzünler çıkar. Yalnızlık başka türlü bir duygudur. Her dokunduğu ruha başka elbiseler giydirir.
Ağaçlar gibi yalnızdır kimileri… En yakınına bile birkaç adım uzak, dimdik… Üstüne konup şarkılar söyleyen kuşları bile silkelemeye hazır ve fütursuz…
Kimisinin yalnızlığı gökyüzü gibidir. Bulutlar, yıldızlar, üzerinde uçan kuşlar, gelip geçen uçaklar, mavisine dalan âşıklar… Hepsi tanır onu. Oysa o her şeyi görme yetisi yüzünden bulamaz kendisine dokunabilecek birini. Şeffaf odalarına girip de yorumlayanlar sanırlar ki ona değdiler. Öylesine kolay görünür ki mavisinden başka bir şey saklamaz sanırlar. Bildiğim en ilginç yalnız gökyüzüdür belki de…
Bazıları Rüzgâr gibi yalnızdır. Okşar insanların yüzlerini… En mahrem yerlerine dokunur istediklerinin. Kapılardan sızar, evlerin camlarından dolar odalarına sevdiklerinin…  Kimisini üşütür, kimisini neşelendirir. Giderken arkasında bir damla gözyaşı, bir garip baş ağrısı bırakır. Ama şeffaftır, akıcıdır ve kimsenin yanında kalmaz sanılır. Oysa rüzgâr, hep kalmayı bekler. Koynuna dolandığı sevgilinin ellerine değmesini düşler… Yine de izin vermez gururu… Tabiatıdır ya kalabalık yalnızlıklarını hiç paylaşmaz. Ondandır belki de zaman zaman öldürmesi. Ondandır sinirlendi mi estiği her yeri yıkıp geçmesi. Hortumlarla bir şehri dağıtıp hiçbir şey olmamış gibi gitmesi…
Kimisi toprak gibi sancılı bir yalnızdır. Dokunduğu her şeye hayat verdiğini bilmez diğerleri. Üstüne basıp geçerler… Bütün hayatını görünmek için harcar. Dayanamaz hale gelince de kayar. Yalnızların en içlisi de topraktır benim gözümde. Çünkü hem bilir hem de hiçbir şey yapamaz.
Kimisi kargalar gibi yalnızdır. Sürü bilincindedir, bir ömür bırakmaz dostlarını ve eşini. Sevgisi intikama yatkınlık yaratır. Kaybını hiç unutmaz ve biliriz ki kini en iyi bilenler yalnızlığı keskin bir bıçak gibi hissedenlerdir.
İster ağaç ol, ister gökyüzü, ister rüzgâr, ister toprak, ister karga… Yalnızlık hiç bırakmaz yakanı. Uykunda yakalar, yolculuğunda bulur, kalabalıklar içinde şimşek gibi çakar. En mutlu anında ölümle bile kucaklaşır. İşte bu yüzden belki de en asil yalnızlar, o anın geleceğini hep bilenlerdir.
                                                                                              12.12.11 / 02:45

9 Kasım 2011 Çarşamba

ÇOCUKLUĞUMUN ATATÜRK’Ü

Bizim çocuk olduğumuz zamanlarda ülkemin her toprağında adın şanla, şerefle anılırdı Paşam! Okula girdiğimiz ilk an mavi gözlerini görürdük. Bir ateş yanardı içimizde sana bakarken. Senin sözlerinle and içerek büyüdük. Senin yolunda yürümeye yemin ettik daha "a,b,c…" demeden önce. 

                Ben seni öyle çok sevdim ki Mustafa Kemal Paşa; bu vatanı sever gibi sevdim. Doğduğum toprak gibi, her gün gördüğüm deniz gibi, uzaktan izlediğim ve adını özgürlük koyduğum yıldızlar gibi sevdim. İsmin, özgürlük oldu dilimde. Yüzün, cesaret diye aşılandı gözlerime. 

                Büyüdükçe başka bir şeye dönüştün bende. Sen, özlediğim ülkemin adı oldun. Sen, özgürlük şarkılarının melodisi oldun. Rüyalarımda yol göstericim, ideallerimde ilham kaynağım oldun. Yüzünü hiç unutmayayım diye kolye yapıp astım boynuma. Çakmak gözlerindendi belki de maviye olan tutkum... 

                Zaman beni hep şaşırttı hala da şaşırtmaya devam ediyor Atam! Önce senin yasakladığın harfleri zorla öğreten bir okul seçtim kendime. İte kaka bitirdim o okulu. Sonra ismin karalanmaya başladı sokaklarda. Dinsiz oldun, alkolik oldun, düşman oldun bir anda. Sanki bu ülkeyi birleştiren değil de bölen adam oldun paşam! Ve ben bunları görerek, duyarak yaşamaya mahkum oldum Atam! Her adımımda bir cehalete yenik düşmeye mahkum oldum Paşam! Önce Allah sonra sen demiştin ya “OKU” diye. Okumayanlardan emir almaya zorunlu kaldım Atam! 

                Geçenlerde pazarda senin imzanı taşıyan telefon kılıfımı göstererek “Benzer yapıda bir kılıf var mı” diye sordum ufak bir çocuğa. “BİZ ATATÜRK İMZALI YA DA RESİMLİ HİÇ BİR ŞEY SATMAYIZ” dedi bana. Çocuğun gözlerinde benim çocukluğum yoktu. Küçükken etrafımda olan çocukların hiç birine de benzemiyordu. Kinliydi sana belli. Belki de hiç tanımamıştı bizim bildiğimiz çakmak gözlü, elleri hedefi işaret eden Mustafa Kemal Paşa’yı. 

                Tam 73 yıl geçti ölümünün ardından. Artık yas tutmaz oldu bu ülke! Şimdiki nesil eskisi kadar bilmiyor seni. Bir sonrakine anlatmazsa ebeveynler ve öğretmenler iyice unutacaklar seni bizim çocuklar. Korkarım 70 yaşında bir 10 Kasım Sabahı saygı duruşu yaparken “Bu teyze ne yapıyor anne?” diye soran çocuklara rastlayacağım yollarda. En çok da neden korkuyorum biliyor musun Atam! Hiçbir şey yapamıyoruz. Sahip çıkamıyoruz bu ülkeye ve bir gün elimize bavulumuzu alıp gitmek zorunda kalacağız. Tek tek, adım adım gideceğiz bu ülkeden. Seni, topraklarını, denizini, eski alışkanlıklarını ve insanlarını özleyerek bitireceğiz yaşamımızı. Çünkü sahip çıkılıp korunacak tek bir toprak kalmayacak yakında. Adamın biri gelip padişahlığını kuracak ve sevgiyle onun ümmeti olacak bu halk. Bizim gibiler, senin yolundakiler, ileriyi işaret edenler idam edilecek bir gün bu ülkede belkide. Ya da ölmeden ölecekler; cehalete baş kaldırmak istediklerinden. 

                Bugün yine 10 Kasım ve yüreğim yanıyor Atam! Bugün yine 10 Kasım ve çocukluğum ülkesine ağlıyor Atam! Boynumdaki kolyenin zinciri kopuyor, büstün yerlere düşüyor Atam! “Gerekirse birleşiriz milyonlar oluruz” inancıyla ve gözlerinden yüreğimize akan ışıkla umut etmeye devam ediyoruz Atam! Sen rahat uyu! Çocuklarımız adını unutmasınlar diye sesimiz kesilene kadar bağırırız biz yine de “ATATÜRK’ÜM SEN RAHAT UYU! BU ÜLKE SAHİPSİZ DEĞİL!” diye.  
                                                                                           
  10 Kasım 2011 / 00:56

11 Ekim 2011 Salı

GEÇMİŞ HAYATLARDAN GELEN ADAM

                Ben, seni sevmiştim bir zamanlar... Gözlerinden ruhuma döküldüğünde sevdan, bir başka ülkede ıssız çöller sulara kavuşmuştu biliyordum.  Titreyen ellerimden evrene düşüyordu tüm korkularım. Gülüşünde uyanıyordu gece ve yıldızlar dökülüyordu denizlere. Öyle bir andı ki tüm zamanlarımdan mutluluk çalacak kadar güçlüydü. Başka bir asrın başka bir şehri çalmıştı kapımı o vakit.  Gittiğim ülkenin adını bilmiyordum. Mevsimi hatırlamıyordum. Ne olmuştu görmüyordum. Hangi dilde hangi şarkılar söylenmişti bilemedim. Sadece gözlerini gördüm ve uçtum başka diyarlara. Adını bilmediğim şehirlerde, büyüsünü hatırlayamadığım dilde şarkılar söyleniyordu ve ben, şimdiki zamandan geçmişteki ellerine dokunuyordum.
                Sen, adını hatırlamadığım halde söz verdiğimi bildiğimdin. Sen, bu hayata dalarken unuttuğumdun. Bunu şimdi anlıyorum.
                Hangi hayatta, kim bilir hangi girdapla, denizlerinden kıyılara vurduğumu bilmiyorum sevgili! Beni affet! Çünkü ben bu hayatta tüm renklerde seni görmekle cezalandırıldım. Gözlerimi kapadığımda sadece sana geliyorum. Ne zaman bir öyküye gitsem senin masalından kaçıyorum. Özlediğim sen, düşlediğim sen, beklediğim sen, aldığım her nefes sen…
                Şimdi senden çok uzaklarda, seninle var olmuş ruhumun, bir başka vakitte neyi kaybettiğini arıyorum. Belki de elveda deme vaktidir diye son şarkımı söyleyecek sahneyi düşlüyorum. Sen biliyor musun aşkımızdan uzağa kaç asırlık gittiğimi? Ben işte o bilemediğin uzaklarda bir martı gibi kanat çırpıyorum.
                Ben giderken ve sen hiç fark etmezken söyleyebileceğim son şey yine aynı olacak. Seni çok sevdim ben sevgili. Gecenin güne kavuşması gibi sevdim. Çocukluğumun masal kahramanları gibi sevdim.  Dalgaları kayalıkları arayan bir deniz gibi sevdim seni. Hayatının son nefesini yanında almış ve şimdi alacak oksijeni kalmamış bir ölü gibi bıraktım ruhumu yanına… Seni koydum arabamın direksiyona en yakın koltuğuna. Seninle konuştum. Sana söyledim. En umutsuz gecelerde ansızın çıkıp gelmeni bekledim. Yani ben seni her yere götürdüm be sevgili!
                Bu sana yazdığım satırların en güzeli ve en gerçeğidir. Adı aşk diye bildiğim tek şeydir. Mührü yüreğimdir. Adresi denizdir. Rüzgar gelir, dalgalar kıyılara çarpar ve bir gün sana ulaşır diye bir martının kanadından denizlere düşmüştür. Hangi hayatın hangi yılının hangi mevsiminde alırsan al kalbim, sonsuz bir sadakatle ellerini tutacağına söz verir.
                                                                                              12.10.11 / 03:02