Kayıtlar

yaşam etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ZAMAN KAPSÜLÜNE SIKIŞMIŞ ÜLKE KARADAĞ

Resim
                 Hani bazı insanlar vardır her şeyi kader böyleymiş diyerek boş bir yazgıya bağlarlar. Onlara ne gösterirsen göster, çözüm yollarını göremez ve “ben böyleyim” derler. İşte tam böyle bir ülkeden bahsedeceğim size. Osmanlı istilalarına karşı kurduğu kaleleri yüreğine de inşa etmiş ve bir zaman kapsülünün içinde tıkılıp kalmış küçük bir toprak parçası. Ben Tanrı’nın elinin dokunduğu o minik cennet toprağına gidip, içine sızmış zebanileri izledim şaşkınlıkla. Yereller ve Avrupalılar oraya Montenegro diyorlar. Biz Türklerin söylemiyle ise Karadağ.             Yolculuğumuzun ilk durağı Tivat Havalimanı’ndan Budva şehri oldu. Yol boyu Adriatik’e uzanan dağlar ve bakir topraklar bende heyecan uyandırdı. Dağlardan süzüle süzüle girdiğimiz Budva’ya karşı her yeni yer gibi çok heyecanlıydım. Bavulları otele atıp hemen mucizelere koşmak istiyorduk arkadaşlarımla. Tabi karşımıza çıka...

KOR-ONA

Resim
Sarsılmış tüm dünya Manidar bir Türkçe ile geldi virüs, Kor-ona, sana, bana, sallamayana... Hiç anlamazdık biz oysaki, Halinden, Hep evde oturmak zorunda olanın, Sağlığı bozulanın, Parası bitenin, Güldürmeyenin yeterince, Çıkmak isteyip de çıkamayanın, Olmayanın hayatında spor, Halini gidemeyenin kuaföre, berbere... Hep kitap okurdu şu serseri! Çalışmadı bir türlü... Zevk pezevengi şu vatandaş! Varsa yiyor, yoksa yatıyor... Çok kahkaha atıyor Ölecekmiymiş yarın? Belki ölecekti... Bilirdi belki dünyanın geçiciliğini? Kitaplar daha gerçekti belki... Gözlerini kapadığında gidebildiği yerler, Çok daha büyülüydü belki de... Sevemedi hiç rutinini, Düzeneğini dünya denen... Bir kelebek olduğunu bildi belki, Çıktığı an kozadan... Daha fazla vakit ayırdı sevmeye... Daha fazla vakit, Oyun kurmaktan, Hamle düşünmekten, Güzelleşmekten... Çok daha önemliydi sevebilmesi... insanı, doğayı... Dünyayı... Virüs diyorduk geldi... Kraliyet ailesinden gibi, Hiç tanış...

ZAMAN

Resim
Diyor ki “Anlattım sana” “Görmek istemedin” diyor... “Dinlemedin” diye tutuşturuyor ucuna! Düşüyor harfler klavyeden... Düşüyor anılar güzelliklerden... EGO denen şeyle sek sek oynuyoruz, Ara bir sokak, Sola dönersen gerçekler, Sağa dönersen sahtelikler... Sahteliğe yürüyor... Maskelerin ardında bir virüs Sızmış bütün insanlığımıza... Virüs bile bulamaz geldiği yeri... Dinlemedi... Belki de en çok kulak kabarttığı yerden vuruldu... 9-6 ritminde bir dünya, Doğru- yanlış ritmine yenilmiş felsefe, Sosyal medya ile dirilmiş korkular, İradenin yenildiği yerde çıkan düşmanlıklar, EGO’nun yoğurduğu politakalar... Ait değilsin bu düzene... Siktir git dediğinde, Seviştiğinde küfürle, En çok bu zamanlarda, Derinleşiyor senin insanlığın... EGO senin işin değil... Sen biliyorsun çünkü Kazananı yok böyle zaferlerin... Kaybedeni de... New age bir anlayışla, Çoktan yıkıldığını bilerek Lemuryan’ların çanlarının... Zamana bayılıyorsun... Zaman ilaçtır, Zaman içiçedir,...

TANIDIK BİR İHTİMAL

Resim
Sen olmayınca ben maceraları anlamsız bir çocuk gibiyim, Gelmeyince denizlerden dalga sesleri, Bir sismolog gibi kuşkucu, Korku dolu sarsıntılardan... Çocuk kaydıraktan tersten kayamayınca, Kuşkulu... Soruyor kamikazede dönmüşken çocuk, Çok kere, yeniden, yeniden... Alabilir misin onu yeniden, dönme dolabın romantizmine... Çocuk sevmeye gönüllü, Yüzmeye gönüllü deli dalgalara inat... Sevdaya az kalmış görünüyor bal rengi gözlerin... Kısıp duruyorsun gözlerini, Saklarmışçasına kocaman kalbini... Çocukluğumda öğretilen alfabelerle okuyorum seni... Çocuk gibi soruyorum sıkışınca... Cevapları saklamıyorsun yabancılar gibi... Benden oluyorsun, bana bakıyorsun... Öylesine unutmuşken ben tanıdık olmayı, Çok tanıdık bir şarkı söylüyorsun bana... Karadeniz'in deli dalgaları vuruyor kıyıya Ve ben “en son ne zaman bu kadar dürüst olmuştum” diye soruyorum kendime 5 yaşım duruyor karşımda, Kavgaya hazır, Adalet diye bağırıyor... Dürüstlük diye isyan ediyor... Ona öy...

İRLANDA MASALI GERÇEK MİDİR?

Resim
Christ Church Cathedral                Benim hikâyemi bilenler bilirler ama bilmeyenler için baştan başlayayım. 30 yaşıma geldiğimde ani bir kararla çocukluğumdan beri içimde taşıdığım hayallerden birine uçmak istedim ve bavulumu elime alıp “Dünyanın en sevimli insanlarının yaşadığı” yer diye bildiğim İrlanda’ya uçtum. Sonrası; 2 yıl sonra, 2015 yılının bir Kasım akşamında, Şener Şen ’in Amerikalı filmi ndeki gibi gelip ülkemin toprağını öptüğümü hayal ederek İstanbul’a geri döndüm. Şimdilerde kiminle tanışsam ya “Neden döndün” diye soruyor ya da “Aa orası benim hep gitmek istediğim yerdi” diyor bana. Sonunda ben de uzun uzun bu yolculuğu yazmaya karar verdim. Buyurun size “İrlanda gerçekten küçük kızıl cinlerin ülkesi midir” sorusunun cevabı…                 Öncelikle belirtmeliyim ki ben çok geç kalmışım. Kendisini değiştirmek, farklılaştırmak isteyen herkes mutla...

SAHNEDE BEKLEMEK

Biraz da beklemektir hayat. Güneşin doğuşunu, kozadan kelebeğin çıkışını, baharın ardından yazın gelişini, sevdiğinin güzel bir cümlesini, onsuzluktan ona varışı beklemektir. Beklemekle geçer ömür. Yaşam devam ettikçe arzular bizi kovalamaya devam eder. İstedikçe bekleriz. Bekledikçe de isteriz. Hayat böylesine basit görünür uzaktan bakınca… Oysaki her beklenti bir öyküyle sevişir geceler boyu. İşte her şey de bu öykülerde saklıdır aslında. Bir kelebeğin kozayı delip çıkışındaki azim bizde de var mıdır? Uzak nedir? Ne kadar daha uzaktır düşümüz bize? Daha ne kadar beklenecektir hiç gelmeyen sevgili? Ne kadar daha peşinden koşulabilir bir düşün? Beklediğimiz iş, düşlediğimiz adam ya da kadın, hep istediğimiz araba, yıllardır beklediğimiz terfi ne kadar daha uzaktır bize? Ya da yakınlar kime göre yakındır? Hayat bu tip beklentilerin ve mesafelerin ardına gizlenen tek kişilik bir oyundur aslında. Herkesin yatağına uzandığında yapayalnız izlediği tek kişilik bir oyunun filmidir hayat...