Kayıtlar

BENİM MASALIM

Resim
Ben hep Kaf Dağları’nın ardını merak ettim sevgili! Ben hep masallarda ki gibi bir hayata eşlik etmek istedim. İyilerin hep kazandığı, kötülerin mutlak kayıplara uğradığı ve mucizelerin gerçek olduğu bir Dünya’da kendi prensimi aradım durdum. O yolda ilerlerken bile bile göz yumdum insanların beni kandırmasına… Elimde bir sihirli değnek var sandım, “değiştirebilirim” dedim… Denizleri isimlendirdim, rüzgarlara seslendim, güneşe küstüm, dolunaya dönüştüm… Çok yol yürüdüm ve sihirli değneğimin çalışmamasına alıştım… Kayalıkların hayata küskünlüğünden, denizin hoyrat hallerinden, gecenin yalan yüzlü yıldızlarından, dolunayın vazgeçmişliğinden o kadar sıkıldım ki esmek istedim… Her yanı yakıp, yıkıp gidip esmeye gücüm olsun istedim… Hepsinin ardından güneşi hatırladım… Yağmurların peşi sıra gökkuşaklarına hükmeden güneşi anımsadım… Yakıp kavuran, her zaman gerçekleri gösteren, ışığıyla gözleri kamaştıran güneşe dokunmaya cesaretim var mıydı benim? Şimdi gözlerimi kapadım güneşe doğru y...

BABAMA

Resim
Bugün babamın doğum günü… Yine bir 19 Mayıs, Gençlik Bayramı, Giresun’da Mayıs 7’si Aksu Festivali zamanı. Kiraz mevsimi… Babam benim her şeyim… Hayatımı şekillendiren adam… Ben onu o kadar çok sevdim ki, ben ona o kadar çok benzedim ki ben onla öyle bir karma oldum ki bilmiyorum daha büyük bir sevgi… Daha küçücüktüm askere gitmiştin babacığım… Elimde kılıcımla, silahlarımla gezerdim… Yolda geçen askerleri görünce saygı duruşuna geçerdim… Babamı beklerdim azgın Karadeniz’e bakıp. “Gelsin artık gelsin yoksa ben de asker olacağım” derdim. Sonra geldin… Bana Heman’in kılıcını ve köpeğini getirmiştin… Kılıcı kaybettim, köpeği hala saklıyorum… Sonrası okul yıllarım… Öğütlerin hala kulağımda… “Bir gün bir olay olursa ve haklıysan sakın sessiz kalma! Birisinin sana vurmasına izin verme! Her şeye rağmen başın belaya girerse tamam ben arkandayım”… Hep de öyle oldu… Ruh hastası okul müdürü önümdeki çocuğun çekip saçını kopardığında, öğretmen manasız sıra dayağına çekmeye çalıştığında,...

RÜZGÂR’A SESLENİŞ!

Resim
Ey Rüzgâr! Asaletine imrendiğim Rüzgâr! Varlığına inandığımda Dünya’nın bütün sahte siluetlerini küçük gördüğüm Rüzgâr! Sen benim küçük mucizelerimsin. Yeryüzüne düşen ilk yağmur damlasının yanaklarımdan kayıp geçmesi gibi, pembe gül ağacında bir tane mavi gül açması gibi, ufka bakan gözlerimin önünde aniden zamansız bir gökkuşağının belirmesi gibi! Gözlerimi delip geçen bakışlarının ruhumu gördüğüne eminim, ne hissettiğimi ben söylemeden bilensin sen! Mesafeler ayırsa bile gözlerimi kapadığımda konuşabildiğim tek varlıksın sen! Biliyorum duyarsın… Bakışların buz dağları gibi, sadece gülümsediğin insanlar anlıyor yaydığın sıcaklığın bütün karları eriteceğini… Benden başkası bilemez masallara ne kadar da inandığını, benden başkası bilemez içinde sakladığın Peter Pan’i… Bilemez kimseler içinde gizlenen o muhteşem çocuğu! Seni görüyorum Rüzgâr! Yağmurlar yağdığında, denizin dalgaları kudurduğunda, kalabalık yalnızlıkların ortasında, sonuca varmayan sohbetlerin ortasında, beyaza bul...

YOL KENARINDAKİ AYAKKABI

Resim
Yol kenarında tek bir ayakkabı… Eski, yırtık, yaralı ve solgun… Baktım ona öylece… Ne gelmişti başına sahibinin? Peki ya özlemez miydi diğer yarısını? Yol kenarında yalnız başına bırakılmış, kim bilir ne badireler atlatmış hüzünlü ve masum bir ayakkabı… Belli ki yol arkadaşını daha yeni kaybetmiş… Bizlerde böyleyiz işte… Adımlar atıyoruz, yollarda yürüyoruz… Kimi zaman yol arkadaşlarımızı kaybediyoruz… Kimi zaman da yapılmış bir diğer yarımız var mıdır diye soruyoruz kendi kendimize… Bizim yolculuklarımızı ancak ölümler bitirebiliyor… Mola yerlerimizi hayat seçiyor… Buna rağmen tüm zorlu yolları, engebeleri, engelleri aşarak yürümeye devam ediyoruz… Yalnızlıklarımız, yorgunluklarımız, yarı yolda bırakılışlarımız bizim yolumuzun değişken süreçleri sadece nasıl olsa bukalemun misali yenileniyor ve renk değiştirmeyi de biliyoruz. Kimselere anlatmıyoruz yürüyüşe ilk başladığımız zamanları… Üstümüzde hayatın yeterince işlemediği o parlak deri varken ne kadar da pahallı olduğumuzdan...

ÖLÜ RUHLAR

Önce kelimelerle başlardı her şey... Başka bir diyardan geldikleri belli, tılsımlı kelimelerle... Burada duran bedene inat giderdi ruhlarımız gitmek istedikleri yerlere... Deniz, sisi biliyordu... Sis de denizi... Rüzgar, gökyüzünü tanıyordu... Gökyüzü de rüzgarı... Hangi şekle bürünürsek bürünelim aşk da özgürlük de kanat çırpıyordu ufuklara... Kalabalıklar bir başkaydı, yalnızlıklar bir başka... Huzursuzluksa gençlikten ibraretti... Şimdi ben, not defterlerime karalanmış sıradan cümleler içinde boğulur oldum... Şimdi ben, iki kişilik yalnızlıklardan uzak dünyalar yaratamaz oldum... Şimdi ben, gecenin yalancı yıldızlarına alıştım... Eskiden "kalabalık yalnızlıklar" derdik ya hani, şimdi daha başka bir şey bu; meğer kendi içinde bile yalnız kalabiliyormuş insan...Kendinden bile uzaklara gidebiliyormuş... Satır aralarında saklanan asırlık cümlelerle de derteleşebiliyormuş insan meğer... Meğer İçinde ki çocuk ona el sallarken veda etmeyi unutabiliyormuş insan...Hep git...

BİR KEVAŞE BİR DE KİTAP

Resim
Ne gelendim ben bu aşkta ne de giden... Uzaktan seyrettim kalbimi... Bir beyaz sayfa gördüm de sayfaya dokunmaya kıyamadım... Saklama telaşı taşıdı yürek, izin vermediler... Söyleme derdine düştü ağız da bu sefer susan dil oldu... Yine başa döndük ey yürek! "vazgeç" der oldu beyin... Bildiğim bütün kitapları karıştırıyorum panzehir arıyorum aşka... Okuduğum bütün şiirleri tekrarlıyorum bana güzel dünyaları anımsatırlar diye... Susuyorum da konuşmaya kalktığımda yitip gidiyor yıldızlar ellerimden... Bir kadın var, kirli sokaklarda yürürken görüyorum... Kadının elinde bir gizli neşter, sanki kesmiş de kalbimi kanlar akıyor... Madem akmış o kan "intikam" diyorum...İntikam elbet bir gün alınır... Ben bir şey yapmasam da Poseidon yabasını vurur... Bir karanlık eğlence odası... Müzikler içime işliyor... Gökyüzünü ya da denizi görsem rahatlayacağım, görmeyince hayal ediyorum bu sefer de ismi "sarhoşluk" oluyor... Deniz dalgalandı... Deniz duruldu.....

YÜZÜN VAR İSMİN YOK

Resim
Geleceksen eğer, koynunda sakladığın mavi bir aşkla gel… Geleceksen eğer, kalmasın sözlerden yeminlerden eser… Rüzgârını sırtına tak, her yanı savur da gel! Yıllardır ben, hep aynı yerdeyim, yüzüm denize, gözlerim gökyüzüne çevrili seni bekliyorum. Hep aynı huzurlu sahil, karşımda balıkçı motorları ve onları izleyen martılar… Ağların arasında Boğaz’ın poyrazını, lodosunu içime çekiyorum. Başka dinlerin notalarıyla, başka dillerin sesleriyle çevrili bir şarkı çalıyor ve ben dans ediyorum. En çok da bu müziği seviyorum. Başkalarının içine çekmeyi asla bilemediği bu müzikle yoğruluyor hayatım… Biliyorum sen buna benden bile çok aşinasın… Sen, asla söylenmemiş bir gerçek kadar sırlı beklerken kendi köşende, ben, hiç tanımadan da seni görebilmiş olmanın yükünü taşıyorum koynumda… Sen hiç gittin mi bir balıkçı kasabasına… Bolca rakıyı hiç değdirdin mi dudaklarına dalgaların kucağında ve sayısız dostla beraber? Sen hiç ufuk noktasına bakarken uyuyakaldın mı sevgili? Biliyorum sırtında ki ...